yazar : A. Hamdi ALKAN

1998 yılının 30 Ağustos günü maa aile Romanya’ya gitmek üzere Kapıkule sınır kapısından çıkışımızı dün gibi hatırlıyorum. O günkü hissiyatımı, ruh halimi bugünden analiz etmek çok kolay olmasa da ne yaptığını bilen bir insan kararlılığında hareket ettiğimi düşünüyorum. Daha önceden hiç yurtdışı tecrübesi yaşamamış, sadece bir kez yine Romanya’ya birkaç günlüğüne gelmiş ve dönmüş birisi olarak beni ve ailemi nasıl bir sürecin beklediğini tam olarak bilemememe rağmen, yine de belli bir güven duygusu ve yeryüzü coğrafyasına gerektiğinde hicret kavramının ıstılahi boyutuna istinat eden bir bakışımızın olması gerekliliği düşüncesiyle kararlı bir çıkışla sınırdan Bulgaristan’a girdik. İstanbul Romanya arası kara yoluyla muhtelif güzergâhlara göre değişiklik gösterse de ortalama 650 km’lik bir mesafe ve bunun neredeyse yarısı İstanbul Kapıkule sınır kapısı arası. Bulgaristan içerisinde yaklaşık 310 km giderek ülkeyi kuzey güney yönünde ortadan kestik ve Romanya sınırına ulaştık. Ve önemli bir sorunla karşılaşmadan sınıra yaklaşık 80 km mesafedeki başkent Bükreş’e ulaştık. Yaklaşık 15 yıl oldu. Kendimizi izole etmeden, Romanya halkının içine karışarak gecen 15 yıl. Bugün bu uzun surecin sonunda bu coğrafyada yaşayan halkı insan fıtratı ve bu fıtrata yaratıcı tarafından kodlanmış özellikler bağlamında yazıya dökmek için yoğunlaştığımda gördüm ki, aslında bu toplumu doğru bir tanıma ve tanımlama gerçekleştirme noktasında yeterli bir çaba ve tefekkür gerçekleştirememişim. Belki bu çalışma, bu anlamda söz konusu konuyla alakalı ilgi alanlarımızı yeniden gözden geçirmemize yardımcı olur.

Öncelikle Romanya neresidir, kökeni nereye dayanır, tarihi ve coğrafi özellikleri nelerdir, kısaca bunlardan bahsedelim.
238,391 km²’lik bir alana yayılan Romanya, Avrupa’nın en geniş yüz ölçümüne sahip 12., dünyanın 82. ülkesidir. Avrupa Birliği üyesi olan ülke birlik ülkeleri içinde 7. büyük yüz ölçümü, 9. büyük nüfusa sahiptir. Bulgaristan ile olan sınırının tamamı, Sırbistan ile olan sınırının ise büyük kısmı Tuna Nehri ile çizilen Romanya’nın, Tuna’nın bir kolu olan Prut Nehri ile de, Ukrayna’nın güneyi ile olan sınırı ve Moldova’nın tamamı ile sınırı çizilir. Tuna Nehri’nin, Karadeniz’e döküldüğü Delta’nın büyük kısmı Romanya’dan geçmekle beraber ülkenin güneyi, güneybatısı, batısı ve kuzeydoğusu bu nehir ve kolları ile çevrilidir. Ayrıca Tuna Nehri’nin kolu olan Tisza, Romanya’nın Ukrayna ile olan sınırının bir kısmını çizip Macaristan topraklarına girmektedir. Kısacası Tuna Nehri ülke toprakları için paha biçilemez bir öneme sahiptir. Ülke toprakları güney ve doğuda kalan yerler hariç Avrupa’nın en dağlık alanlarından biridir. Dağlar ülkenin kuzeyi ile batısı arasında bir yay çizerek uzanır. En önemli dağlar Karpat Dağları olmakla birlikte ülkede yüksekliği 2,000 metreyi geçen kırktan fazla dağ bulunmaktadır. 2007 nüfus sayımı sonuçlarına göre ülke nüfusu 22,276,506 kişidir. Bu nüfusun %89.5’ini Romenler oluşturur. Macarlar %6.6 ile nüfus içinde ikinci büyük ırktır. Bugün ülkede 535,250 Roman yaşamaktadır. Geri kalan %1.4 nüfus içerisinde en önemlileri; Ukrainler, Almanlar, Lipovanlar, Türkler, Tatarlar, Sırplar, Slovaklar, Bulgarlar, Hırvatlar, Yunanlar, Ruslar, İbraniler, Çekler, Lehler ve İtalyanlardır. Romanya laik bir devlettir ve resmi bir dini yoktur. Ülkenin %86.7’si Ortodoks’tur. Bunu %4.7 ile Katoliklik, %3.7 ile Protestanlık ve %1.5 ile Pentekostallık (Protestanlık bünyesindeki bir akım. Yeni protestanlık -neoprotestanizm- olarak da adlandırılmıştır. Romanya’da bu inanışa pokaizm, bağlılarına da pokait deniyor. Bunlar içkiyi, kumarı, zinayı, kürtajı, boşanmayı, aşırı giyim kuşamı günah sayarlar, dinlerine son derece bağlılardır) izler. İslam, Romanya’da tarihi bir din olmasına rağmen sadece Dobruca’da yaşayan 67,500 Türk ve Tatarlar arasında yaygındır. Kendini Müslüman olarak tanımlayan Romanya vatandaşlarının gerçek sayısının 200.000 civarında olduğu resmi olmayan kaynaklar tarafından iddia edilir.
Bükreş, Romanya’nın başkenti ve en büyük şehridir. Nüfusu 2007 sayımlarına göre 1,931,838 kişidir. Bu nüfus metropolitan alan da eklenince 2.1 milyona çıkmaktadır. Romanya’nın diğer büyük şehirleri Yaş, Cluj-Napoca, Timişoara, Köstence ve Craiova şeklinde sıralanabilir. Toplam şehir sayısı 42’dir. Ülkenin ayrıca nüfusu 200.000’i geçen 5; 100.000’i geçen 13 kenti bulunmaktadır.
Tarihçesi
Bir Hint-Avrupa grubu olan Trakyalılar, Romanya toprakları üzerinde yaşamış ilk insanlar olarak bilinir. Bunların bir kolu olan Dokyalılar M.Ö. 800-300 yılları arasında Burebista liderliğinde Transilvanya merkez olmak üzere, Dakya Devleti’ni kurdular. M.S. 106-271 yılları arasında Romalılar toprakları istila ederek insanları Romalılaştırdılar. 1394’te Dovin, 1456’da Belgrad, 1475’te Vaslui, 1476’da Schera seferleri Osmanlıların Avrupa’ya ilk adım atma dönemi savaşlarıdır. 16. yüzyıl Romanya sınırları içerisindeki Eflak ve Boğdan, Türk hakimiyeti altında birer derebeylik oldular. Askeri ve diplomatik açıdan Osmanlı Sultanının emrine göre hareket eder ve yıllık vergi verirlerdi. İdarecileri Osmanlı Padişahları tarafından tayin edilirdi. Zaten bunların derebeyleri kendi tebaalarını Avrupalıların saldırılarından korumak için Osmanlı idaresinde kalmayı arzu ediyorlardı. Eflak ve Boğdan halkı, Avusturyalılar, Ruslar, Tatarlar, Kazaklar ve Lehlerden ibaret bölgedeki diğer ordulara karşı Osmanlı ordusunun yanında yer aldılar.
1679’da Eflak Derebeyi olan Şerban’ın yerine 1688’de yeğeni Kostantin Brincoveanu geçti. Bu sırada Boğdan Derebeyi Dimitri idi. Bu iki derebeyi 1711 yılında Osmanlı-Rus savaşı esnasında isyan ederek, Deli Petro’ya yardım ettiler. Bunda, İstanbul’dan Balkanlara göç eden Yunan asıllı grupların tesiri büyüktü. Bunlar Eflak ve Boğdan’ın idari hayatına nüfuz etmişlerdi. Yaklaşık bir asır Türk idaresinde bulunmuş olan derebeyliklerin bu isyanları ve huzursuzluk çıkarmaları üzerine Eflak ve Boğdan tahtları “voyvodalık” adı altında yeni bir sisteme konuldu. Bu sıralarda Osmanlı Devleti’nde duraklama devri başlamıştı.
18. yüzyıl sonlarına doğru Rusya, Osmanlı Devleti’ne olan düşmanlığını arttırdı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Rusya, Osmanlılardan bazı haklar elde ederken bu arada bu iki derebeyliğin iç işlerine müdahale etme yetkisini de kazandı. Her ne kadar kontrol Osmanlılarda kaldıysa da, birçok ticari imkanlar kaybedildi. Bir yıl sonra Bukovina, Avusturya’ya bırakıldı. 1812 yılında Besarabya da elden çıktı. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşından sonra 1834 yılına kadar Eflak ve Boğdan, Rusya hegemonyası altına tamamen girdi. Kont Pavel Kiselev, Rusya’dan destek görerek, Osmanlı medeniyetini ortadan kaldırmaya çalıştı. 1859 yılında iki eyalet birleşti ve 1861 yılında Romanya olarak anıldı. 1877 yılında Romanya, Berlin Antlaşmasıyla Türk hakimiyetinden uzaklaştı. Bağımsızlıktan sonra, 1878’de krallık oldu. 1881’de I. Carol Romanya’nın ilk kralı oldu. 1886 yılında Romanya, tek meclisli anayasal monarşik idari sistemine döndü. Romanya sınırlan dışında, özellikle Transilvanya’da birçok Romen yaşamaktaydı. I. Dünya Savaşı başlayınca İngiltere, Fransa ve müttefikleri, kendilerine katılması durumunda Romanya’ya Transilvanya’yı vereceklerine söz verdiler. 1916’da Romanya Müttefiklere katıldı, ama yenilgiye uğradı ve Alman birliklerince işgal edildi. 1918’de Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilgiye uğrayınca Romanya Transilvanya’yı, Avusturya’nın eyaleti olan Bukovina’yı (Moldavya’nın kuzeyi) ve Basarabya’yı ele geçirdi. Böylece ülkenin yüzölçümü iki katına çıktı, ama bu kez de nüfusunun dörtte birini Macarlar, Almanlar, Bulgarlar ve Ukraynalılar oluşturdu.
1930’larda ülke ekonomik bakımdan sıkıntılı bir dönem geçirdi. 1940’ta II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yörüngesine giren Romanya’nın topraklarının büyük bir bölümü SSCB, Macaristan ve Bulgaristan tarafından işgal edildi. İlk kralın torunu olan Kral II. Carol, Romanya’nın paylaşılmasına engel olamadı ve tahtı oğlu Mihai’ye bırakarak çekildi. Carol’un ülkeyi terk etmesinden sonra General Ion Antonescu Romanya’da askeri bir diktatörlük kurdu. 1941’de Romanya eski topraklarını geri almak umuduyla Almanya ile birlikte SSCB’ye saldırdı. 1944’te demokratik güçler Romanya’daki Alman yanlısı diktatörlüğe karşı ayaklanarak yönetimi devirdi ve Almanya’ya savaş açtı. Savaşın sonunda Müttefikler Romanya’nın eski topraklarından Transilvanya’yı geri almasına izin verdi. Romanya topraklarına giren SSCB birlikleri Kral Mihai’yi tahtını bırakmaya zorladılar. SSCB yanlısı bir yönetim işbaşına geldi ve 1948’de Romanya Halk Cumhuriyeti kuruldu.
1965 yılına kadar bu şekilde gelen ülke bu yıl yapılan yeni Anayasaya ile artık bir halk cumhuriyeti olmaktan çıkmış ve bir sosyalist ülke durumuna gelmişti. Bu gelişmeden rahatsız olan bazı çevreler 1966’da Rusya’ya karşı bir bağımsızlık hareketi geliştirmeye çalıştılar. 1970 ve 1973’te Romanya Devlet Başkanı Nicolai Çavuşesku ABD’yi ziyaret etti. ABD ile 1976 yılında 10 yıllık bir ticari anlaşma imzalanarak, nispeten Rusya’dan uzak durulmaya çalışıldı.
Doğu Bloğu ülkelerinin, kapitalist bloğun yeni pazarlar kazanma çabalarına direnemeyip sarsıldığı 1989 yılı, Romanya için de karışıklık ve sıkıntı yılı oldu. Gerçek sebepleri Romen Halkı tarafından bile hala net olarak anlaşılamayan gösteriler baş gösterdi. Yaşanan olaylar Türkiye’de 1950’lerin sonlarına doğru Demokrat Parti iktidarına karsı girişilen operasyonla çok ciddi benzerlikler gösterir. O dönemde Türkiye’de, hak arayan üniversite öğrencilerinin katledildiği, kıyma makinelerinde parçalandığı ve cesetlerinin asfaltlara gömüldüğü yalanlarıyla kamuoyu oluşturulmaya çalışılmış ve darbeye zemin oluşturulmuştu. Benzer bir durum, 1989 yılının son günlerinde, bir üniversite şehri olan Timisoara’da gösteri yapan öğrencilerin ordu tarafından katledildiği haberinin Bükreş’e ulaşmasıyla, Romanya’da yaşandı. Çocuklarının akıbetlerinin ne olduğu hususunda bilgi almaya çalışan halk manipüle edilerek bu durumdan bir halk devrimi çıkarıldı. Gösterilerin kanlı biçimde bastırılması, ülke çapında gerginliğin artmasına sebep oldu. Ordunun, ayaklanan halkın yanında yer alması üzerine, ülkeden kaçmak isteyen Çavuşesku, yakalanarak hanımı ile birlikte yargılandıktan sonra kurşuna dizildi. Yerine Çavuşesku’nun sağ kolu dönemin Yaş şehri valisi Iliescu’nun getirilmesi dahi, aslında halk ayaklanmasının doğal olarak gelişmediğini, doğal bir muhalif hareket olmadığını, halkın menfaatlerinin değil global aktörlerin merkeze alındığını ortaya koymaya yeter.
Ayaklanmayı yöneten Ulusal Kurtuluş Cephesi çok partili parlamenter sisteme geçileceğini açıkladı. 20 Mayıs 1990’da yapılan ülke tarihinin ilk özgür seçimlerinde Ion Iliescu önderliğindeki Ulusal Kurtuluş Cephesi çoğunluğu kazandı. Ilımlı bir siyasal çizgi izlemekten yana olan Iliescu, devlet denetimindeki sosyalist ekonomi yerine, aşama aşama piyasa ekonomisine dönüleceğini açıkladı.
Cumhurbaşkanı Ion Iliescu ve Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC) hükümeti artan ekonomik sorunlar ve Macar azınlığın özerklik istekleri karşısında çok geçmeden sertleşmeye yöneldi. Yönetimde eski komünistlerin ağırlık kazanmasını protesto amacıyla Haziran 1990’da Bükreş’te başlayan eylemler, özel trenlerle getirilen eli sopalı madencilerin estirdiği terörle bastırıldı.
Birçok aydın ve genç ülkeden kaçarken, muhalefetteki güçler bir cephe oluşturmaya çalıştı. Bununla birlikte Başbakan Petre Roman’ın uyguladığı hızlı ekonomik reform programı Batı dünyasıyla ilişkilerin gelişmesini sağladı. Reformlara bağlı olarak tırmanan enflasyon Eylül 1991’de özellikle işçiler arasında hoşnutsuzluğun artmasına yol açtı. Bükreş üzerine yürüyen madencilerle güvenlik güçleri arasında kanlı çatışmalar çıktı. Bunun üzerine istifa eden Roman’ın yerine Theodor Stolojan adlı partisiz bir teknokrat getirildi. Stolojan, en büyük ortağı Ulusal Kurtuluş Cephesi olan bir koalisyon hükümeti kurdu. Ülkenin görece istikrara kavuşmasıyla aşamalı olarak yeni düzenlemelere gidildi ve yabancı yatırımlar hızlandı. Mart 1992’de Ulusal Kurtuluş Cephesi’nden ayrılan muhalif grup Demokratik Konvansiyon adlı bir cephe oluşturdu. Eylüldeki parlamento seçimlerinden Demokratik Konvansiyon cephesi kazançlı çıktı. Ama bu durum Iliescu’nun ikinci kez cumhurbaşkanı seçilmesini engellemedi. Yarı başkanlık sisteminin cari olduğu ülkede, başkan ve hükümetin farklı siyasi eğilimlerde olabilmesi olasılığı ülkedeki istikrar sorununu ortaya çıkardı ve ülke devrimden günümüze kadar puslu bir ortamda gelişme sağlamaya çalıştı. Bugün başkan Demokrat Liberal bir eğilimde iken başbakan sosyal demokrat bir görüşe sahiptir ve bu durumdan doğan siyasi keşmekeş özellikle son üç yıldır ülkenin önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır.
Coğrafyası ve Gelir Kaynakları
Ülkenin büyük bölümü engebeli, sulak, verimli ovalarla kaplıdır. Kuzey bölümünü Karpat Dağları keser. Yugoslavya ve Bulgaristan’la güney sınırını oluşturan Tuna Irmağı’nın deltası Romanya’nın Karadeniz kıyısında yer alır. 2000’li yılların başlarına kadar bu verimli ve sulak topraklar üzerinde her turlu tarım ürünü (tahıl, keten, kenevir, meyve, sebze, tütün, üzüm vs.) üretilmekte iken AB’ye tam üyelik başvurusu ile başlayan süreçte üretmek yerine hazır tüketme mantalitesi yerleştirilmiştir. Romen Halkı son derece çalışkan ve üretken bir tarım toplumundan gelirini son kuruşuna kadar büyük alış veriş merkezlerinde harcamaya konsantre bir tüketim toplumuna evrilmiştir. Avrupa’nın hayvancılık alanındaki en büyük üreticilerinden biri iken tavuk etini dahi ithal eder bir konuma gelinmiştir. Ülkenin her yanındaki zengin doğal gaz, tuz, demir-çelik, kömür kaynakları özelleştirilerek başta Avrupalı uluslararası şirketler olmak üzere elden çıkarılmış ve üretmeyen ancak sadece kendine sunulanı tüketen bir topluluk ortaya çıkarılmıştır. Ülkenin kendi ihtiyacını karşılayacak hatta ihracat dahi yapabilecek miktardaki petrol kaynakları elden çıkarılmış, 89’daki devrime kadar dışa bağımlı olmayan petrol ürünleri endüstrisi bugün bir litre benzin dahi üretemeyen bir konuma gelmiştir. Petrol kaynaklarını işleten yabancı firma ham petrolü ihraç edip yerine bitmiş ürün ithal etmektedir. Çünkü petrolü işlemek için kurulmuş rafineriler hurdaya çıkarılmış, ülke bu sektörde de tamamen dışarıya bağımlı bir konuma düşürülmüştür. Kısacası Romanya her boyuttan hazır tüketmeye zorlanmış, ellerindeki imkânları kullanmaları uygulanan politikalarla değersizleştirilerek dışarıya bağımlılık ülke ekonomisinin temelini oluşturur bir duruma gelinmiştir.
Halkın İnanç Yapısı
Romanya Halkı farklı etnik kökenleri bağlamında kozmopolit bir yapıda olmalarına karşın çok değişik inanç gruplarının varlığından söz edemeyiz. Ağırlıklı olarak Hristiyan Ortodoks -yaklaşık %70- oldukları söylenebilir. Çavuşesku’nun iktidar olduğu dönemde otoritenin din konusundaki tutumuna baktığımızda, her türlü inanç grubuna karsı aynı mesafede durmaya çalışan bir anlayışı görürüz. Toplum üzerinde bu boyutta, diğer doğu bloğu ülkelerindeki baskı ve yıldırma politikalarının uygulandığını söyleyememekle beraber tam bir serbestlikten de söz edilemez. Merkezi otorite hedef alınmadığı sürece halkın inancını öğrenmesine ve yaşamasına müdahale edilmemiş, ama geliştirmesi için de çok fazla imkan oluşturulmamıştır. Bu sebepten olsa gerek, kiliseleşme daha çok AB üyeliği süreci olan 2000’den sonra başlamıştır. İnsanlar hangi kilisede vaftiz edildilerse o kilisenin kayıtlı cemaati sayılmaktadırlar, ancak bugün bu durumun pratik hiçbir değeri kalmamıştır. Çünkü halkın kiliseyle ilişkisi düğün, vaftiz ve cenaze törenlerinin ötesine geçememiştir. Sembolik bütün uygulamalar hassasiyetle yerine getirilirken, kilisenin alışılagelmiş yaşantı biçimine müdahale etmesine asla müsaade edilmez. Parlamento, okullar, alış veriş merkezleri, fabrikalar papazların duaları eşliğinde açılır, ancak kilisenin siyasi ve ekonomik konularda görüş beyan ettiğine hiç rastlanmaz. Bu durumun Çavuşesku döneminde izlenen mesafeli duruşla ilgisi olduğu söylenebilir. Söyle ki, baskıyla oluşturulmamış, dayatılmamış bir din anlayışı, kendine muhalefet edecek yapıları da pasifize edebilme yeteneğini kazanabilir. Kaybetme ihtimalinin düşük olduğu durumlarda koruma duygusunun zayıflayacağını düşünecek olursak, Romanya Halkının inançlarını koruma bilincini öncelikli bir mesele olarak algılamadıklarını söylemek çok yanlış olmaz. Çünkü onların kiliseleri, kilisenin hayatlarında oynamış olduğu sınırlı rol her dönemde konumunu muhafaza etmiştir. Bu durum diğer inanç grupları için de söz konusudur. Mesela Katolikler, Protestanlar, Yahudiler ve Müslümanlar gibi. Burada Müslümanlara dair daha detaylı bir değerlendirme yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü devrimden sonra ve AB surecinde Romanya mozaiğinde en fazla Müslüman nüfusun farklılaştığını ve gelişme kaydettiğini söylemek mümkün. Bu doğal olarak böyledir, çünkü doğruya doğru bir evrilme çabasından söz ettiğimizde en dinamik alternatif güç hakikatin takipçisi olma gayretindeki Müslümanlardır.
Müslüman Nüfus
Romanya’da yerleşik Müslüman nüfus ağırlıklı olarak 13. yüzyıldan itibaren değişik vesilelerle bölgeye göç eden Türk ve Tatar asıllılarla, sosyalist rejimin hakim olduğu 1959-1989 arası Orta Doğu coğrafyasında iktidarda olan Baas Partisi iktidarındaki ülkelerden üniversite eğitimi için gelen Arap asıllılardan oluşmaktadır. 1877’deki Romen İstiklal Savaşı’ndan sonra izlenen Müslüman nüfusun göçe zorlanması hedefine dönük politikalar, özellikle Köstence şehrini de içine alan Dobruca bölgesindeki Müslüman Türk nüfusun sayısal ağırlığını önemli ölçüde azaltmıştır. Bugün azınlık hakları çerçevesinde kendilerine tanınan bir kısım imkanlardan istifadeyle varlıklarını sürdürmektedirler. 2007 yılındaki AB’ye tam üyelik sonrasında sahip oldukları ayrıcalıklı durumlar hukuki bir altyapı da kazanmıştır. Merkezi hükümetin “Müslüman azınlık” olarak tanımlamasına bağlı olarak onları temsilen bir müftülük ihdası söz konusudur. Müftü, merkez tarafından Müslüman Romen vatandaşlarının resmi temsilcisi olarak tanınmakta, Müslüman halkı ilgilendiren konularda görüsüne başvurulmaktadır. Müslüman halkın yaşadığı bölgelerdeki camilerin imamlarının oluşturduğu bir kurul tarafından seçilen müftü, daha sonra kendini seçen kurulu oluşturan imamları tayin etmekte, böylece formaliteler yerine getirilmiş sayılmaktadır. Pratikte ise Müslüman olarak tanımlanan ve azınlık hakları muvacehesinde farklılıklarının korunduğu iddia edilen bu insanlar, Romanya coğrafyasının belki de en az gelişmiş, geri bırakılmış bölgesinde halkın geri kalanından farklı bir yaşam sürmemektedir. Müslüman olarak isimlerinden başka ayırıcı bir durumlarının olmadığını söylemek çok da yanlış olmaz. Siyasi olarak ise Türk Birliği ve Tatar Birliği isimleri altında oluşturulan iki sivil yapı, çıkardıkları birer aday ile merkez tarafından kendilerine tanınan iki milletvekilliği ile parlamentoda temsil hakkını kullanmakta, ancak bu yapılar da angaje oldukları siyasi partilerin politikaları doğrultusunda hareket etmenin ötesine geçememektedir.
1989 devriminden sonra ülkenin diğer dünya ülkeleriyle ilişkilerinde sağlanan rahatlama, gerek yukarıda zikredilen Orta Doğu kökenli üniversite öğrencilerinin gelmesi ve gerekse İslam coğrafyasında faaliyet gösteren bazı organizasyonların Romanya’daki Müslüman halktan okutmak maksadıyla öğrenci götürmeleriyle İslam’a bakış farklı bir boyut kazanmaya başladı. En azından dünya genelinde İslam’a ve Müslümanlara dair gelişmeler bu halkın da gündemine taşınmaya başlandı ve kendilerini tanımlamak için kullandıkları inancı yeniden keşfetmeye başladılar. Birinci Körfez krizi başladığında, kriz bölgesiyle ticaret yapan Türkiyeli Müslümanlar da alternatif olarak bu coğrafyayı tercih edince, bölgenin Müslüman nüfus mozaiği ciddi biçimde zenginleşti. Bu bölgenin tercih edilme sebepleri arasında, Romanya’nın Türkiye’den vize istemeyen tek Avrupa ülkesi olmasının çok önemli bir yeri vardır.
Bugün, ağırlıklı olarak başkent Bükreş olmak üzere Köstence ve civarıyla, daha az miktarda olsa da bütün ülke genelinde dünya üzerinde mevcut İslami oluşumların ağırlıklı bir kısmı bir biçimde temsil edilmektedir. Bu temsil, Müslüman Romen vatandaşlarına dönük olmakla, en azından böyle iddia edilmekle birlikte daha çok dışarıdan gelmiş Müslüman nüfusu önemseyen bir faaliyeti merkeze almakta, mesela Türkiye’deki Müslümanlara ait yapılanmalar, Romanya’daki şubelerinde buradaki Türkiyeli Müslümanları hedef kitle olarak görmektedir. Bu durum her ne kadar varoluş amaçlarıyla çelişki arz etse de realite maalesef bu şekildedir. Bunun temel nedeninin Romanya’da 2009 yılından itibaren baş gösteren ve gittikçe derinleşen ekonomik krize kadar öngörülemeyen bir biçimde gelişen rant ekonomisinin olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Bu coğrafyadaki ekonomik kaynakları kullanarak finansman oluşturan pek çok yapı söz konusudur. Ranta konu olan bu ekonomik faaliyetlerin ne kadar meşru yollardan yapıldığı meselesi, yukarıda zikredilen oluşumların aklama ya da helalleştirme operasyonuna zemin oluşturmakta, insanlar dünyada istedikleri yüksek standartlarda yaşarlarken aynı zamanda ahirette de kolay hesap verme ayrıcalığını kazandıklarını vehmetmektedirler. Bu temel anlayış ve inanma sorunu belli bir idealin ikamesi iddiasıyla ortaya çıkmış yapıların kapital avcılığı noktasında uzmanlaşmaları sonucunu doğurmakta, hakikati yaşama ve taşıma keyfiyeti gündeme bile gelememektedir. Oysa Romen toplumu, belki de bütün Avrupa uluslarından farklı olarak gerek tarihsel hafızaları ve gerekse mevcut kozmopolit yapıları içerisinde son derece sakin bir hayat sürmelerinin onlara kazandırdığı bir ahlak sebebiyle yabancı uyruklu ve farklı inançlara mensup insanlara karsı önyargı beslemeyen nadir toplumlardandır. Elbette istisnaları vardır, ancak Romen milliyetçiliğinin bu coğrafyada hiçbir zaman toplum mühendisliği bağlamında bir değer taşımadığını ve gelecekte de taşıması için gerekli zemini bulmasının son derece zor olduğunu tespit etmek gerekir.
Bu itibarla, Romanya’da yaşanan 15 yılı, hangi ekonomik sonuçları doğurduğuna bakmaksızın, hem Türkiye mozaiğini daha iyi anlamak, hem yine Türkiye’de son yıllarda yaşanan toplumsal değişimlerin daha küçük ve yoğun, Türkiye insanlarının oluşturduğu yapıları nasıl etkilediğini görmek acısından -Türkiye’den Romanya’ya gelen insanlar diğer gurbetçilerden farklı olarak Türkiye ile ilişkilerini çok daha yoğun bir biçimde sürdürdüklerinden dolayı yaşanan gelişmelerden birebir etkilenmektedirler- ve hem de dünya coğrafyasında varoluş gayemizin ikamesi anlamında bir çaba ortaya koyabilmek için verimli bir dönem olarak görmekteyim. Toplumla ikinci nesil olarak ta geliştirebileceğimiz münasebetlerin bu çabayı doğru bir istikamet üzere destekleyeceğine inanıyorum. Tevfik Allah’tandır.

CEVAP VER